Vizyonumuz
''Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.''

  • DOLAR
    7,0551
  • EURO
    8,4375
  • ALTIN
    462,93
  • BIST
    1,1874
Prof.Dr.Ali Fuat Kalyoncu
Prof.Dr.Ali Fuat Kalyoncu
f.kalyoncu@fikir.news
Hacı kelimesi, Aya Sofya’daki Hagia kelimesinden gelir
  • 0
  • 79
  • 18 Temmuz 2020 Cumartesi
  • +
  • -

 

Resmiyette Sultanahmet diye geçiyor ama halk arasında semt adı bence çoğunlukla Ayasofya’dır. Aya, aslında Hagia kelimesinin bizim tarafımızdan söylenişidir, kutsal-mübarek anlamındadır ve Hacı kelimesi de esasen Bizans kökenlidir. Mesela o dönemde Müslümanlara Sarazen(Saracenus) denmekteydi, zamanla bu kelime unutuldu ama hacı kelimesi yaşadı. Etimolojik olarak farklı açıklamaları vardır. Romanyalı futbolcu Georghe Hagi’nin ismi de bu kökten gelmektedir.

                Babamların Hikayesi

Babamın babası olan dedemin adı Hüseyin Halit Ayasofya. Çünkü ailesi Ayasofya’lı ve halen ailemin nüfus kütüğü Eminönü’nde, askerlik şubemiz Fatih Camii avlusundaki şube. Şimdi nüfus cüzdanı yerine verilen kartlarda bu bilgiler yazmıyor ama önceden defter şeklinde olanlarda yazardı. Soyadı kanunu çıkınca dedemler Kalyoncuzadeler olarak bilindiklerinden Kalyoncu soyadını almışlar. Karaköy’de adımızın olduğu bir sokak vardır. Baba tarafım çok önceleri açıkça söylemek gerekirse korsanmış. Bildiğimiz en büyük dedemiz Barbaros’un dönemdaşı Deli Mehmet/Memmi Reis. Londra’da bir sahaftan aldığım Akdeniz korsanları hakkındaki eski bir kitapta o döneme ait iki adet bu isimli reisten bahsediliyor, bunlardan biri Hristiyan Arnavut’ken Müslüman olmuş. Sonra gemi almak için gereken sermaye birikimini tamamlayan bu dedemin çocukları korsanlıktan deniz ticaretine dönerek İstanbul ve Mısır arasında mal ve yolcu taşımışlar yani Akdeniz’den kopamamışlar.

Amerikalılar, ticarette ilk milyon doların nasıl kazanıldığını sormayacaksın derler, sonrası nasıl olsa kayıt altına, sistem içine giriyor. Daha sonraki büyük dedelerden biri Mısır dönüşü yolda vefat edince onu sahile yanaşıp, Lübnan Baalbek’teki eski Osmanlı Kabristanına defnetmişler. Sonra onun çocukları karaya çıkmış ve dedemin dedesi Mehmet Ağa Niğde’ye yerleşmiş, Kırım Savaşına katılmış, madalyası babamların en büyüğü olan Hilmi amcamda idi. Mehmet Ağa’nın oğlu olan, dedemin babası Mehmet Hilmi bey de Niğde eşrafından, bilinen bir hoca ve öğretmenmiş. Sultan Abdülhamit onun ününü duyarak, Niğde’den İstanbul’a getirtmiş; hem sarayda şehzadelere öğretmenlik yapmış, hem de rüştiyede de çalışıyormuş. Niğde’den ayrılırken bağları bahçeleri komşusuna emanet etmiş, bir daha da geri dönmemişler.

İstanbul’da bazı konularda, Sultan Hamit’e danışmanlık da yapmış, ya da bir şekilde fikri soruluyormuş. Hatta bir konuda fikrini ters olarak söylemiş ve Padişah’ı kızdırmış, ortam buz kesmiş. Gece eve gelen birileri saraydan çağrıldığını iletince, evden helalleşip öyle ayrılmış, epeyce de korkmuş. Ama Sultan Hamit, durumu düşündüğünü ve kendisinin haklı olduğunu söyleyince rahatlamış. Sultanahmet meydanına bakan iki katlı tahta bir ev almışlar, orada oturuyorlarmış. Bu ev 1900’lerin başındaki meşhur İstanbul yangınında yanmış. Daha sonra Cumhuriyet döneminde İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, eski tapularını görünce yine o civardan bir arsa tahsis etmişti. Dolayısıyla dedemin askerde isminin Hüseyin Halit Ayasofya olmasının öyküsü bu, malum doğduğu yer o zaman soyadı gibi kullanılıyor.

                Annemlerin Hikayesi

Annem de hayatının bir döneminde Ayasofya semtinde yaşamış. Yugoslavya’dan gelen göçmen bir ailenin kızı. Annemin babası olan dedem Abdülaziz Bora, kalp hastası ve anlatılanlara göre hep kalp yetmezliği sınırında yaşıyor. Eskişehir’de yaşıyorlar, dedem un ve kiremit fabrikası, tarlaları olan zengin biri ama şehirde tek dahiliye uzmanı doktor var, o zaman ülkemizde kalp hastalıkları uzmanı yok ve en iyi doktorlar yüzyıllardır sadece İstanbul’da. 1943’de İkinci Dünya Savaşı sürerken hem havası iyi gelir hem de doktorlarının kalitesi nedeniyle İstanbul’a taşınıyorlar. Ülkede her yer geceleri olası bir hava saldırına karşı karartılmakta, pencereler ışık sızmasın diye siyah kağıtlarla kapatılıp, perdeler sıkı sıkıya çekilmektedir.

İstanbul’da yaşam çok zor, harp yılları. Önce ailece Sirkeci’de Şahin Oteline yerleşirler. Dedem dışında tüm aile asansörü ve tramvayı ilk kez orada görür. Dedem İtalya, Belgrad vs. ticaret nedeniyle gidip geldiğinden asansörü önceden bilmektedir. O otelde tam iki hafta kalır, kiralık ev ararlar. Otelin önündeki caddeden tramvay geçmektedir. Neticede Yerebatan Sarnıcına bakan köşedeki Alemdar Karakolu ile komşu, dört katlı bir evin bir katını kiralık tutarlar. Geniş bir hol, iki oda, mutfak, banyo ve tuvalet. Evin bahçesinde eskiden kalma metruk bir köşk enkazı var ve çocuklar için güzel bir oyun alanı.

Aşağıdan Gülhane Parkından gelen tramvay, evin önünden geçerek Çemberlitaş’a doğru gidiyor, yani o zaman için mevkii çok iyi. Annem orada Sultanahmet 44. İlkokulda üç ve dördüncü sınıfları okumuş. Demek dedem biraz düzelip ve belki eldeki paralar da bitince yeniden Eskişehir’e dönme zamanı gelmiş. İstanbul’un deniz havası yaradı demişler. Dedem İstanbul’da hiç çalışamamış, hep evde imiş. Kendi ailesinin en büyüğü ve Yugoslavya’da bir tür ağa olduğu için eve her gün bir sürü gelen giden olurmuş. Yatıya kalanlar holde yatarmış, kışın ev çok soğuyor, sobalı bir ev. Trakya’da askerlik yapan aile gençleri hafta sonları dinlenmeye gelirlermiş. Harp esnasında Yugoslavya’dan gelen amcaları ve aileleri de bu evde aylarca hep beraber kalmışlar. Çok zor dönemler. Rahmetli anneannem Nadire Hanım sürekli mutfak ve çamaşırda imiş. Zaman zaman evin önünden, üzerlerinde idam kararları yazılı yaftaları ile idam mahkûmları davul zurna eşliğinde geçirilir ve Aya Sofya Camii arkasındaki meydanda asılırmış. Çocuklar hep gidip görmek istemelerine rağmen aileler izin vermezmiş. Yüzyıllardır idamlar halk görsün diye meydanlarda yapılırmış, mesela Ankara’daki Saman Pazarı meydanı da idamların yapıldığı bir yermiş.

Aya Sofya

Bence Aya Sofya, halkın yaşamında 1453’den beri zaten fethedilmiş bir şehirdeki tarihi bir yapı. Orası İstanbul’un her yeri gibi zaten bizlere ait, bizden bir yer. Yerebatan, Binbirdirek sarnıçları, Çemberlitaş neyse, o da öyle. Şehirde hala müze veya metruk olan bir sürü eski kilise var. Birinci Dünya Savaşı sonrası dört yıldan uzun bir süre İstanbul itilaf devletlerinin(özellikle İngilizlerin) işgali altında kalmıştı. İstanbul ve Trakya, Hatay, Doğu sınırlarımız, güney sınırlarımızın çizilmesi hiç de öyle kolay olmamıştı. Ülkemiz Atatürk ve halkın ekseriyetle desteklediği Kuvayı Milliye tarafından savaşla ve güçlü siyasetle kurtarılmış ve kurulmuştur. Kurtuluş Savaşımız hem bir iç savaş hem de dış güçlere karşı bir savaştır. Padişah yanlılarının Kuvayı Seyyaresi, çeşitli isyanlar, asker kaçakları, İstanbul’un işgali, Yunan ordusunun Anadolu’nun içlerine ilerlemesi, işbirlikçiler vs. yaşanan gerçek olaylardır. İstanbul’u ikinci ve son kez fetheden kumandan M.Kemal Atatürk’tür.

Cumhuriyet kurulduktan sonra da aşağı yukarı İkinci Dünya Savaşına kadar geçen 16 yıllık süre düşük yoğunluklu, dış destekli iç savaş ve isyanlarla geçmiştir. Bugün yaşadıklarımız, esasen bence o dönemlerde kaybedenlerin siyasi rövanş hareketidir. Demek 1934’de Atatürk, İnönü, Celal Bayar gibi ülkeyi kurup ardı ardına üç dönem cumhurbaşkanlığı yapan kişiler ve hükümet üyeleri o zamanki şartlar çerçevesinde ülkemizin menfaati için Aya Sofya Camii’nin müze olmasını uygun bulmuşlar. Bu kararda imzası olan ve hepsi aramızdan ebediyete intikal eden bu kişilere bugün hakaret etmek en hafif bir deyişle çok ayıptır. Muhtemel gelen İkinci Dünya Harbi öncesi, Milletler Cemiyeti (Cemiyeti Akvam)’ne girmek ve/veya Montrö anlaşması için bir jest yaptıklarını düşündüler. Neticede başta Atatürk olmak üzere kurucularımızın hepsi savaşlarda yoğrulmuş, vatansever kişilerdir. 1936 yılında da Atatürk, Aya Sofya ve etrafını zaten Fatih Sultan Mehmet’e ait bir vakfa Camii olarak tapulatmıştı.

Bu şartlar belki zamanla değişebilir, bu tür kararlar özünde zaten siyasidir. Yarın da başka bir hükümet belki bugün yapılanları değiştirecektir. Aya Sofya ben bildim bileli camii ve müzeydi, şeklen değişse de bu eski bina yine aynı görevine devam edecektir. Zaten bizim olan ve kullandığımız bir yeri sanki yeniden fetheder gibi siyasal gösteri yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Anladığım kadarıyla İslam dünyasında bile bu olay pek de önemsenmedi. Yani Aya Sofya konusunu siyasete bulaştırmamak lazım diyeceğim ama zaten konunun ele alınışı itibariyle, baştan beri bulaşmış halde. Ben evimizde zaman zaman hep eskileri anarken ismi geçtiği için, Ayasofya semti üzerine düşüncelerimi sizinle paylaşmayı istedim. Her tarafı camii dolu olan İstanbul’da Aya Sofya’nın müze ve/veya camii olması, hiçbir zaman evimizde bir sorun olarak konuşulmamıştır.

PProfDr.Ali Fuat KALYONCU

 

Hits: 112

Lütfen Beğeninizi Paylaşarak Bize Destek Olunuz
Sosyal Medyada Paylaşın:
Etiketler:
Ayasofya